<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Odevde Odev Odevler Odevi Odevleri BedavaOdev OdevBul OdevYukle Odevindir &#187; Kimdir</title>
	<atom:link href="http://www.odevde.com/odev/kimdir/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.odevde.com</link>
	<description>Turkiyenin Odev ve Bilgi Portali</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Jan 2012 13:00:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Kemal Reis Kimdir</title>
		<link>http://www.odevde.com/kemal-reis-kimdir.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/kemal-reis-kimdir.php#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Dec 2008 19:52:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=280</guid>
		<description><![CDATA[Türk denizcisi. Geliboluda doğmuştur. Gençliğini korsanlık ve deniz savaşları ile geçirmiş, 1499 da Osmanlı Devletinin resmi hizmetine girmiştir. Uzun yıllar, Akdenizde çeşitli deniz savaşlarına katılmış, Beyazit II. zamanında İnebahtı, Modan ve Mora kıyılarının venediklilerden alınmasında büyük yararlıkları dokunmuştur. Bindiği küçük bir geminin Rodos önlerinde batması üzerine boğularak ölmüştür.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türk denizcisi. Geliboluda doğmuştur. Gençliğini korsanlık ve deniz savaşları ile geçirmiş, 1499 da Osmanlı Devletinin resmi hizmetine girmiştir. Uzun yıllar, Akdenizde çeşitli deniz savaşlarına katılmış, Beyazit II. zamanında İnebahtı, Modan ve Mora kıyılarının venediklilerden alınmasında büyük yararlıkları dokunmuştur. Bindiği küçük bir geminin Rodos önlerinde batması üzerine boğularak ölmüştür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/kemal-reis-kimdir.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Akif Ersoy</title>
		<link>http://www.odevde.com/mehmet-akif-ersoy.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/mehmet-akif-ersoy.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 11:20:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=168</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy (hayatı) Mehmet Akif Ersoy ( 1873)- (27.12.1936) İstiklal Marşı Şairi 1873 yılında İstanbul&#8217;da doğdu. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona &#8220;Rağıyf&#8221; adını vermiş, ancak bu yapay kelime anlaşılmadığı için çevresi onu &#8220;Âkif&#8221; diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk&#8217;un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı&#8217;dır. Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih&#8217;te Emir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Akif Ersoy (hayatı)</p>
<p>Mehmet Akif Ersoy ( 1873)- (27.12.1936)<br />
İstiklal Marşı Şairi</p>
<p>1873 yılında İstanbul&#8217;da doğdu. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona &#8220;Rağıyf&#8221; adını vermiş, ancak bu yapay kelime anlaşılmadığı için çevresi onu &#8220;Âkif&#8221; diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk&#8217;un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı&#8217;dır. Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih&#8217;te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı.Maarif Nezareti&#8217;ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi&#8217;ni bitirdi.Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye&#8217;de &#8220;hürriyetçi&#8221; öğretmenlerinden etkilendi. Fatih Camii&#8217;nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede&#8217;nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, ve Fransızca bilgisiyle çevresindekilerin dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye&#8217;nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa&#8217;nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı.Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. 1889&#8242;da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi&#8217;ni 1893&#8242;te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan&#8217;da köylülerle yakın ilişkiler kurma imkanı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete&#8217;de yayımladı.1906&#8242;da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907&#8242;de Çiftçilik Makinist Mektebi&#8217;nde hocalık etti. 1908&#8242;de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayınlamadı.1908&#8242;de II. Meşrutiyet&#8217;in ilanıyla birlikte Eşref Edip&#8217;in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar ve şiirler yazmaya başladı.1913&#8242;te Mısır&#8217;a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine&#8217;ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi&#8217;nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti.</p>
<p>Teşkilat-ı Mahsusa ve Milli Mücadelede<br />
<span id="more-168"></span><br />
İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I.Dünya Savaşı sırasında istihbat teşkilatı Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin&#8217;e gönderildi. Burada Almanlar&#8217;ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı&#8217;nın akışını Berlin&#8217;e ulaşan haberlerden izledi. Batının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa&#8217;nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid&#8217;e ve savaşın son yılında Lübnan&#8217;a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu&#8217;da başlayan direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir&#8217;de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920&#8242;de Dâr-ül Hikmet&#8217;deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu&#8217;daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu&#8217;da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette Milli Mücadele hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii&#8217;nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır&#8217;da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Burdur mebusu sıfatıyla TBMM&#8217;ye seçildi.</p>
<p>İstiklal Marşı</p>
<p>Meclis&#8217;in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921&#8242;de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart&#8217;ta birinci TBMM tarafından kabul edildi.Mısıra Gidiş Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır&#8217;da geçiren Mehmed Âkif, daha sonra sürekli olarak Mısır&#8217;da yaşamaya karar verdi. 1926&#8242;dan başlayarak Camiü&#8217;l-Mısriyye&#8217;de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün hayatı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935&#8242;te Lübnan&#8217;a, 1936&#8242;da Antakya&#8217;ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye&#8217;ye döndü ve 27 Aralık 1936&#8242;da İstanbul&#8217;da öldü.</p>
<p>Dil Anlayışı Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde sadeleştirmeden yana olan tutumunu her şiirinde ortaya koymuştur.Mehmed Âkif nazım diline bu dilin tabii yapısını bozmadan elverişli olduğu gelişmeyi kazandırmış ve aruz veznini yumuşatmıştır. Bu aynı zamanda Türkçe&#8217;nin şiir söylemedeki imkanlarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış,üslupta özgünlük ve kişiselliğe ulaşmıştır.Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.</p>
<p>ESERLERİ Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım, Gölgeler.</p>
<p>Hakkında Yazılanlar</p>
<p>1.Mehmet Akif<br />
Nurettin Topçu<br />
Dergah Yayınları</p>
<p>Büyük adam, eseriyle hayatını birleştiren adamdır. Biz onda şu vasıfları arıyoruz: Önce ömründe ayni kanaatin, ayni imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre değişmez, muhitine uymaz; muhiti kendine uydurur, uydurmazsa çarpışır. Cemiyetten daha kuvvetlidir; cemiyeti sürükleyicidir. Bu karaktere sahip insanların, yani değer yaratıcısı olanların bir kısmı zekasıyla, bir kısmı kalbi ve hisleriyle, bir kısmı da iradesiyle başka insanlara ve cemiyete üstündür, yaratıcıdır, sahiptir veya velidir. Bu üstün insanlar arasında ise bazıları her bakımdan, hem zeka, hem duygu, hem de irade kuvveleriyle cemiyetin insanlarına üstün durumdadırlar. Böylelerine muvazeneli karakter sahipleri denir. Filhakika zeka, duygu ve irade fonksiyonlarından yalnız bir kısmında üstünlüğe sahip olanlarda, alelade olan ruh sahasına doğru açılmış bir yara halinde anormallikler, ruh ve karakter sarsıntıları göze çarpmaktadır. Ancak muvazeneli karakter sahipleri, bu sarsıntılardan korunmuş sağlam ruhlu insanlardır. Bu üç türlü fonksiyonların da ayni seviyede yüksek ve keskin oluşu, insanoğlunu hilkatin harikulade bir eseri yapabiliyor. İşte Akif yaradılışın bu lutfuna uğramıştı. Ancak onu, iradesinin ateşli tazyikiyle diğer sahalarda muvazenesizlikten koruyan pek mühim bir sebebin var olduğu da unutulmamalıdır: Bu sebep, demirden bir iradeyi ahenkdar bir ray üzerinde yürüten İslam terbiyesi ve Allah&#8217;a imanıydı.Büyük adamların başka bir vasfı da münzevi oluşlarıdır. Onlar kalabalığın içinde yalnız yaşarlar. Üçüncü bir vasıf olarak, büyük adamların devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durduklarını görüyoruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/mehmet-akif-ersoy.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kara Ahmet</title>
		<link>http://www.odevde.com/kara-ahmet.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/kara-ahmet.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 11:18:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=166</guid>
		<description><![CDATA[Kara Ahmet Kara Ahmet (1870-1902) Türk, güreşçi. İlk dünya güreş şampiyonluğunu kazanmıştır. Bugün Bulgaristan sınırları içinde bulunan Deliorman&#8217;ın Hezargrad kasabasında doğdu. Küçük yaşta güreşe başladı. Döneminin ünlü pehlivanlarından Hergeleci İbrahim&#8217;in çırağı olarak yetişti. Kuvveti ve güreş yeteneği sayesinde kısa zamanda adını duyurdu. Hayatının en başarılı güreşlerini yurt dışında yaptı. 1897&#8242;de öğretmeni Hergeleci İbrahim ile birlikte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kara Ahmet</p>
<p>Kara Ahmet (1870-1902)</p>
<p>Türk, güreşçi. İlk dünya güreş şampiyonluğunu kazanmıştır.</p>
<p>Bugün Bulgaristan sınırları içinde bulunan Deliorman&#8217;ın Hezargrad kasabasında doğdu. Küçük yaşta güreşe başladı. Döneminin ünlü pehlivanlarından Hergeleci İbrahim&#8217;in çırağı olarak yetişti. Kuvveti ve güreş yeteneği sayesinde kısa zamanda adını duyurdu. Hayatının en başarılı güreşlerini yurt dışında yaptı. 1897&#8242;de öğretmeni Hergeleci İbrahim ile birlikte ilk kez Avrupa&#8217;ya gitti ve orada yaptığı tüm güreşleri kazandı. 1899&#8242;da XX. yy&#8217;a giriş nedeniyle Paris&#8217;te düzenlenen büyük fuar dolayısıyla yapılan ilk dünya güreş şampiyonluğu müsabakalarına katıldı. Bu şampiyonada dünyanın en seçkin güreşçilerini birbiri peşisıra yenerek ilk resmi dünya şampiyonluğunu kazandı. İstanbul&#8217;a döndüğünde padişah II. Abdülhamid tarafından Osmanî Nişanı ile ödüllendirildi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/kara-ahmet.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ahmet Kutsi Tecer</title>
		<link>http://www.odevde.com/ahmet-kutsi-tecer.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/ahmet-kutsi-tecer.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 11:17:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=164</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Kutsi Tecer Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967) Türk, şair ve yazar. Ulusal ve halkçı bir edebiyat anlayışını benimsemiştir. 4 Eylül 1901&#8242;de Kudüs&#8217;te doğdu, 23 Temmuz 1967&#8242;de İstanbul&#8217;da öldü. 1929&#8242;da İstanbul Darülfünunu Felsefe Bölümü&#8217;nü bitirdi. Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptıktan ve Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliğinde bulunduktan sonra 1942-1946 döneminde milletvekili seçildi. 1949-1951 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Kutsi Tecer</p>
<p>Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967)</p>
<p>Türk, şair ve yazar. Ulusal ve halkçı bir edebiyat anlayışını benimsemiştir.</p>
<p>4 Eylül 1901&#8242;de Kudüs&#8217;te doğdu, 23 Temmuz 1967&#8242;de İstanbul&#8217;da öldü. 1929&#8242;da İstanbul Darülfünunu Felsefe Bölümü&#8217;nü bitirdi. Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptıktan ve Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliğinde bulunduktan sonra 1942-1946 döneminde milletvekili seçildi. 1949-1951 arasında öğrenci müfettişi olarak Fransa&#8217;da bulundu. 1950&#8242;de Unesco Merkez Yönetim Kurulu üyeliğine getirildi. Türkiye&#8217;ye döndükten sonra, emekli olduğu 1966 yılına değin İstanbul&#8217;da öğretmenliğini sürdürdü.</p>
<p>Tecer edebiyata şiirle başladı. Şiirleri 1921&#8242;den sonra Dergâh ve Milli Mecmua gibi dergilerde çıktı. Daha sonra Varlık, Oluş, Yücel ve Ankara Halkevi&#8217;nin çıkardığı, kısa bir süre de kendisinin yönettiği Ülkü gibi dergilerde bu uğraşını sürdürdü. 1932&#8242;de Şiirler adlı kitabında topladığı şiirlerinden sonra yazdıkları yalnızca dergilerde kaldı.</p>
<p>Şiirlerinde hece ölçüsünü benimseyen Tecer, kimi zaman lirik bir biçimde ve canlı bir dille kişisel duygularını aktarmış, kimi zaman da ulusal duyguları öne çıkaran temalara yönelmiştir. Daha sonra başladığı oyun yazarlığında da ulusal değerlere önem vermiştir. İlk ve en önemli oyunu Köşebaşı&#8217;nda bilinçsizce Batı&#8217;ya özenenleri eleştirir. 1961&#8242;de sahnelenen son oyunu Satılık Ev yayımlanmamıştır. Çoğunluğu dergilerde olmak üzere Halk edebiyatı ve folklor konularında çeşitli incelemeleri de vardır.</p>
<p>YAPITLARI (başlıca): Şiir: Şiirler, 1932. İnceleme: Köylü Temsilleri, 1940. Oyun: Yazılan Bozulmaz, 1947; Köşebaşı, 1948; Köroğlu, 1949; Bir Pazar Günü, 1959; Satılık Ev, 1961.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/ahmet-kutsi-tecer.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asik Veysel Satiroglu</title>
		<link>http://www.odevde.com/asik-veysel-satiroglu.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/asik-veysel-satiroglu.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 11:15:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=162</guid>
		<description><![CDATA[Aşık Veysel Şatıroğlu Halk Şairleri Aşık Veysel (1894-1973) Aşık Veysel Fotoğraf Albümü Yaşamı “Üçyüzonda gelmiş idim cihana” Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aşık Veysel Şatıroğlu</p>
<p>Halk Şairleri</p>
<p>Aşık Veysel (1894-1973)</p>
<p>Aşık Veysel Fotoğraf Albümü</p>
<p>Yaşamı</p>
<p>“Üçyüzonda gelmiş idim cihana”</p>
<p>Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.</p>
<p>Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.</p>
<p>Yedi yaşına girdiği 1901’de Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım&#8230; Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.”</p>
<p>Bu düşmeden sonra Veysel’in belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: “Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı&#8230; Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.”</p>
<p>Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeni’nde doktor varmış. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demişler. Sevinmiş babası.</p>
<p>Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veysel’in. “Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.”</p>
<p>Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel’i. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veysel’in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.</p>
<p>İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.</p>
<p>“Âşık Veysel’in hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veysel’in bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum&#8230;<br />
<span id="more-162"></span><br />
Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.”</p>
<p>O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçe’ye;</p>
<p>“Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.”</p>
<p>Bunda biraz Anadolu’da “erkek oğlan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu:</p>
<p>“Ne yazık ki bana olmadı kısmet<br />
Düşmanı denize dökerken millet<br />
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet<br />
Kılıç vurmak için düşman başına.</p>
<p>Bugünler müyesser olsaydı bana<br />
Minnet etmez idim bir kaşık kana<br />
Mukadder harici gelmez meydana<br />
Neler geldi bu Veysel’in başına.”</p>
<p>Veysel’in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel’in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor&#8230; Veysel’in acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor. 1921’in 24 Şubat’ında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.</p>
<p>Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.</p>
<p>Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.</p>
<p>Bir şiirinde dile getirdiği gibi:</p>
<p>“Talih çile kadar sözü bir etmiş,<br />
Her nereye gitsem gezer peşimde.”</p>
<p>Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.</p>
<p>“O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir. 1928’de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’ın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim:</p>
<p>“Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ‘ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme’ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.”</p>
<p>Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.”</p>
<p>1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Böylece Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor.</p>
<p>1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veysel’in günışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”&#8230; dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması oluyor.</p>
<p>O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankara’ya geliyorlar. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur&#8230;” diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.</p>
<p>O günleri şöyle anlatıyor: “Köyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Otele gitsek para yok. ‘Nere gidek? Nasıl Edek?” diye düşünüyoruz. Dediler ki: “Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.” O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankara’da, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendi’nin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -‘Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız?’</p>
<p>Dedi ki: -‘Vallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.’</p>
<p>Gittik Mustafa Bey’e derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz. ‘Bize yardım et!’ dedik.</p>
<p>Dedi ki: -‘Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin!’</p>
<p>-‘Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemal’e!’</p>
<p>Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir dinleyeyim bakayım’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara’da çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle konuşacağını söyledi. ‘Yarın bana gelin!’ dedi. Gittik. ‘Ben karışmam’ dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. ‘Ne yapsak?’ diye düşünüyoruz. Sonunda, ‘Matbaaya biz gidelim’ dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanı’ndaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısı’na yürüdük.</p>
<p>Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -‘Girmeyin’ dedi. ‘Çarşıya girmek yasak!’ Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı.</p>
<p>Polis: -‘Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin!’ diye diretti.</p>
<p>-‘Peki girmeyelim’ dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahim’e çıkıştı. –‘Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin!’ diye çıkıştı.</p>
<p>-‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız!’ dedik. O zaman polis, İbrahim’e: -‘Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al!’ Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.</p>
<p>-‘Ne istiyorsunuz?’ dedi müdür.</p>
<p>-‘Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz!’ dedik.</p>
<p>-‘Çalın bakayım; bir dinleyeyim!’ dedi. Çaldık dinledi!</p>
<p>- ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’</p>
<p>Yazdılar. ‘Yarın gazetede çıkar’ dediler. ‘Gelin de gazete alın!’ Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:</p>
<p>- ‘Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun!’ dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemal’den ses yok. Dedik: ‘Bu iş olmayacak.’ Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemal’den yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankara’da bir avukatla tanışmıştık.</p>
<p>Avukat: &#8211; ‘Ben belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir!&#8230;’ dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: &#8211; ‘Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz!’</p>
<p>Döndük avukata geldik. ‘Ne yaptınız?’dedi. Anlattık. ‘Durun bir de valiye yazalım!’ dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -‘Yok!’ dedi. ‘Paramız yok! Sizi gönderemeyiz!’ dedi.</p>
<p>Avukat içerledi ve kahretti: &#8211; ‘Gidin! İşinize gidin!’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için parası yokmuş; tükenmiş!’ dedi. Acıdım avukata.</p>
<p>‘Nasıl edelim? Ne edelim?’ derken bir de ‘Halkevi’ne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar’ diye düşündük. Mustafa Kemal’e gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.</p>
<p>İçeriden bir adam çıktı: -‘Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz?’ diye sordu.</p>
<p>-‘Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar!’ diye cevap verdik.</p>
<p>-‘Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu!’ dedi.</p>
<p>O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: -‘Gelin halk şairleri var, dinleyin.’ dedi.</p>
<p>Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler!’</p>
<p>Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankara’dan köyümüze işte o parayla döndük.</p>
<p>Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzeti’nin:</p>
<p>“Mecnunum, Leyla’mı gördüm<br />
Bir kerrece baktı geçti.<br />
Ne söyledi ne de sordum<br />
Kaşlarını yıktı geçti<br />
Soramadım bir çift sözü<br />
Ay mıydı gün müydü, yüzü<br />
Sandım ki zühre yıldızı<br />
Şavkı beni yaktı geçti.<br />
Ateşinden duramadım<br />
Ben bu sırra eremedim<br />
Seher vakti göremedim<br />
Yıldız gibi aktı geçti.<br />
Bilmem hangi burç yıldızı<br />
Bu dertler yareler bizi<br />
Gamzen oku bazı bazı<br />
Yar sineme çaktı geçti..<br />
İzzetî, bu ne hikmet iş<br />
Uyur iken gördüm bir düş<br />
Zülüflerin kement etmiş,<br />
Yar bonuma taktı geçti.” şiiridir.</p>
<p>Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.</p>
<p>1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlanmıştır.</p>
<p>21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.</p>
<p>Âşık Veysel’in yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkan’ın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: “Kızılırmak soru işaretine benzer, Zara’dan doğar, Hafik ve Şarkışla’dan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseri’yi, Nevşehir’i, Kırşehir’i, Ankara’yı ve Çorum’u sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veysel’in yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafra’dadır, bir ucu da Zara’da. Bafra’ya dek uzanan acılı bir yaşam Zara’nın doğusundaki Kızıldağ’ın gür sularıyla beslenip sona erer.”</p>
<p>SANATI</p>
<p>Dünya Görüşü</p>
<p>Hem yaslandığı köy / kasaba kültürünün etkisi hem de çağdaş anlamda bir eğitim olanağından yararlanamamanın getirdiği doğal sonuçla, köy / kırsal kesiminin kaderci dünya görüşü onda da egemendir. Bunları söylerken, Veysel’in içerisinde bulunduğu ruh halinin de değerlendirilmesinden yanayım. Kuşkusuz, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı bir yığın olumsuz etkinin, yaşama bakışını, onu nasıl bir küskünlüğe ittiğini görmezden gelemeyiz.</p>
<p>Bir sanatçının dünya görüşünü elbette, yaşadığı sosyal çevre belirler. Bunu biraz daha somutlaştırırsak, içerisinde yaşadığı maddi yaşam koşulları belirler. Âşık Veysel’in yaşadığı sosyal çevre, köy ile kasaba kültüren sahip, ekonomik anlamda tarıma dayalı, kapitalizm öncesi üretim biçimleri egemen, sanayileşme sıfır&#8230; Bir de ekonomik yapının paralelinde, eğitim-öğretim gibi etkenlerin düşüklüğü, savaştan yeni çıkmış bir toplumun ekonomik ezikliği eklenip, çiçekten telef olan insanların coğrafyası düşünülürse, Veysel’i biçimlendiren sosyal çevre çok kolay anlaşılır. Bir de toplumsal / sosyal çevrenin yazılı kültürden uzaklığı, bütün edebi / sanatsal birikimini sözlü kültürüyle oluşturduğu gerçeği gözardı edilmezse, bu koşullar içerisindeki sanatçı tipinin anlaşılması daha kolay olur. Bu sosyal çevreye, üstüne üstlük bir de göz gibi bir organını yitirmiş insanın fiziki eksikliği eklenirse Veysel’i anlamak, şiirlerini de yerli yerine oturtmak daha kolay olur.</p>
<p>Gözlerinin görmeyişi, onu bütünüyle etkilemiştir. Öyle ki:</p>
<p>“Kuş olsan da kurtulmazdın elimden<br />
Eğer görsem idi göz ile seni”</p>
<p>Derken Âşık Veysel’in bu anlamda duyduğu hasretin ne kadar derin olduğu kolaylıkla anlaşılır.</p>
<p>Adnan Binyazar, Veysel’deki görme eksikliğini, onun dizeleriyle yorumlarken “bal”a “tuz” katılmıştır diye vurguluyor.</p>
<p>Gerçi Âşık Veysel çoğu kere olumsuzluklardan feleği suçlu bulup, sebebi orada ararken; öte yandan okul gibi, fabrika gibi, hastane gibi hayatta somut işlerliği olan atılımların, pozitif unsurların şiirini de yazar. Bu bakımdan ondaki feleğe yaslanmayı, kaderciliği bilimin karşısında bir kadercilik, körükörüne bir saplantı olarak algılamamak gerekir.</p>
<p>“Dünya tebdil oldu durum değişti,<br />
Kimi aya gider kimi cennete”</p>
<p>derken, onun bilimsel gelişmelere kulak kabartırken, karşılaştırma yaptığı etkenleri de değerlendirme bakımından ciddi bir perspektif oluşturduğunu görürüz, “ay” ve “cennet” kavramlarını bir bakıma iki değişik inanma biçimi anlamında kullanıyor o.</p>
<p>Sonra bir başka şiirinde:</p>
<p>“Dünyanın en zengin aklını gördüm<br />
Sermayesin sordum dedi ki okul.<br />
İnsanlara hizmet yaptığın yardım,<br />
Merhametin duygum dedi ki okul.<br />
Sudan ateş yapan en güzel sanat<br />
Dünyayı ışığa kaplarsın kat kat<br />
Fikriyle mi ettin bunları icat<br />
Rehberim oldu dedi ki okul.<br />
Bu bir keramet mi yoksa hüner mi<br />
Göz görmezse gönül buna kanar mı<br />
Öksüz tarlada sapan döner mi<br />
Eker biçer motor dedi ki okul.<br />
Kanat takar gökyüzünde uçarsın<br />
Denizleri müdanasız geçersin<br />
Soğuğu yağmuru nasıl seçersin<br />
Rasathane kurmuş dedi ki okul.<br />
Çeşitli taşıtlar bir de trenler<br />
Hekim olup her yareyi saranlar<br />
Bunu sen mi yaptın yoksa erenler<br />
Daha neler yapar dedi ki okul.<br />
Radyo hayrete düşürdü beni<br />
Her dilden biliyor yok amma cam,<br />
İlim akıl fikir yaratmış bunu<br />
Lambası dalgası dedi ki okul.<br />
İnsanlar kafası bunları bulan,<br />
İlimdir dünyada hakikat olan<br />
Bütün bu işlerin temelim kuran<br />
İnan buna Veysel dedi ki okul” diyor.</p>
<p>Bu ve bu türden başka örnekler, Âşık Veysel’deki tanrı / felek gibi doğaötesi kavramların bir bağnazlık ya da tek çareymiş gibi gösterilmediğini belirtiyor. Bu bakımdan onda herhangi bir katılık göremeyiz. Esnektir, hoşgörüdür.</p>
<p>Zaman zaman umutsuzluk ve hiçlik duygusuna kapılsa da Veysel, büsbütün yaşama sarılmayı elden bırakmaz. Yaşamı anlama ve anlamlandırma çabası sürekli ağır basar. Ayrıca “ahiret” kavramı da ondan derin değildir.</p>
<p>“Âşık Veysel’in belirgin bir felsefesi var mıydı?” sorusuna Ruhi Su şu yanıtı veriyor: “Felsefe sözcüğü ile toplumun içinde Veysel’in önerdiği ya da benimsediği bir düşünce biçimi var mıydı diye soruyorsanız, vardı elbet. Bütün iyi niyetli, babacan insanlarımız gibi, o da çalışmayı öğütlerdi. Yerine göre, geleneklerimize bağlı kalmayı önerdiği de olurdu. Kendi inancı sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratıcı gücüne dayanan bir inançtı, ama toplumdaki gelişmeler hakkında ne düşündüğü sorulduğu zaman, ne söylemesini istediklerini sezecek kadar da akıllıydı.”</p>
<p>Veysel’in bir özelliği de şu: Dinî şekilciliğin baskısına dayanmaması onu kırmaya çalışması, Allah ile samimi, senli benli olması. Daha doğrusu Bektaşi geleneğine bağlılığı&#8230; Tanrıya hitap şiirinde olduğu gibi:</p>
<p>“Kainatı sen yarattın<br />
Her şeyi yoktan var ettin<br />
Beni çıplak dışar attın<br />
Cömertliğin nerde senin.”</p>
<p>Nejat Birdoğan, “Kimi şiirinde Veysel’i düşünce olarak coşkulu, ozan olarak henüz yetersiz buluruz. Aslında bu tür şiirlerinin daha sonrakilerinde bile bir ozandan çok bir toplum eğitmeni Veysel’i görürüz. Bu çalışmalarında Veysel cumhuriyetin korunmasında ve ulus bütünlüğüne yardımcı olarak şiiri bir araç gibi görür. Davranışlarında da böyledir. Düşünce olarak tertemiz bir adamın eylemlerinde de namuslu, çalışkan olduğu ve özellikle doğru tanılara başvurduğu gözlenir. Kızılırmak üzerinde Kaplan Deresi Köprüsü’nü köy köy dolaşıp para toplayarak yaptırması ondaki bu sorumluluğun bir göstergesidir.</p>
<p>Ama bize kalırsa Veysel’den en olgun şiirler insanı ve insanla ilgili öğeleri konu alan şiirlerdir. Bu deyişlerde Veysel, insanın kaynağından başlayarak bir gövdede canlanmasını, bu süre içerisinde nasıl çalışması, nasıl davranması gerektiğini ve bu yolun sonunda gene kaynağına dönmesini anlatır. Bir başka tanımla tasavvuf ozanı Veysel vardır bu deyişlerde. Bağlı olduğu inancın ıssız bir Anadolu köyünde kendisine aşıladığı bu duygular, Veysel’de gönül gözü ile geliştirilmiş, Veysel Aleviliğin büyük sırrını gönlünde çözmüştür.” diye değerlendirmektedir.</p>
<p>Batıl inançlara, çağdışı tutuma karşı olan Veysel, bu konuda da oldukça duyarlıdır.</p>
<p>“Devri Cumhuriyet asırı yirmi<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.<br />
Dünya ayaklanmış aya gidiyor<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş</p>
<p>Bırak sar’öküzü varsın yayılsın<br />
Set çekme gözlere herkes ayılsın<br />
Her köşeye bir fabrika kurulsun<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş</p>
<p>Yürüyen yolcuyu çekme geriye<br />
Dikkat eyle karıncaya arıya,<br />
Gidiş böyle kavuşaman huriye<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.<br />
Zarar gelmez sana kaçınma sazdan<br />
Günahın korkusu çıkmıyor bizden<br />
Vazgeç demiyorum sana namazdan<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.<br />
Destekle fakiri okut yetimi<br />
Bu hayırlar dinimizce kötü mü<br />
İdrak eyle hidrojeni atomu<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.<br />
Dökülen yağmurun kilogramı,<br />
Ölçmüş biçmiş metre midir kare mi<br />
Çok yatarsın azdırırsın yaramı<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.<br />
Göklere fırlıyor bu kadar füze<br />
Bu işler bir ibred değil mi bize<br />
İstiyor aydaki sırları çöze<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.<br />
Allah’ın varlığı mevcut insanda<br />
İlim akıl fikir sermaye sende<br />
Çalıştır gemiyi otur dümende<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.<br />
Hiçbir şey bilmezsin dik biraz kavak<br />
Boş gezene derler serseri savak<br />
Yumma gözlerini dünyaya bir bak<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.<br />
Veysel ne durursun herkes gidiyo<br />
Zaman uymaz, sen zamana uy diyor<br />
Fen çok büyük kerameti yutuyor<br />
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.”</p>
<p>Bu şiiri bile tek başına yukarıda onun hakkında vurguladığım belirlemeleri aydınlatacak niteliktedir. Görüldüğü üzere, o toplumdaki değer yargılarını hayatın somut gerçekleriyle örneklendirerek eleştiriyor. Taraf oluyor burada Veysel. Bilimden yana, aydınlıktan yana, gelişmeden, somut gerçeklerden yana taraf oluyor. “Bırak sar’öküzün varsın yayılsın” derken, “Dünyanın sarı öküzün boynuzları üzerinde durduğu” inancıyla alay ediyor. Gözlerine set çekme diyor. Sonra, Tanrı’yı insanlaştırıyor, Allah’ın varlığı mevcut insanda” diyor.</p>
<p>“Ancak, temel görüşlerine, açısına bakacak olursak, Veysel, bir toplumcu bilinç açısıyla, bilinçli bir toplumcu ozan açısıyla yanaşmamıştır bu konuya. Veysel kendisine doğal gelen bu ayrıcalıkları Tanrıya, kadere ve doğal gibi gördüğü birtakım güçlere atfetmiştir. Karşısına aldığı toplumsal düzen değil, doğal düzendir.”</p>
<p>“Onun sanatı var olanı öven, mevcuda kanaat eden romantik sanattır” türünden vurgulamalarla Veysel’i dar çerçevede ele almanın, kestirmeden yargıda bulunmanın ne Âşık Veysel’i anlamaya katkısı olacaktır, ne de bu vurgulamayı yapan araştırmacılarda gözlendiği üzere, geleneği ve geleneği sürdürenlerin çok yetkin oldukları savını kanıtlamaya. Oysa Âşık Veysel, yaşamıyla, yaptıklarıyla, şiirleriyle vardır. Değerlendirmelerimizi bu somut gerçeklikten hareket ederek yaparsak, anlamlı bir katkıda bulunmuş olabiliriz.</p>
<p>Yukarıdaki vurgulamalarda da değindiğim gibi, Âşık Veysel içerisinde bulunduğu kültürel ortam açısından köy-kasaba mekânında yetişmiş, bu çevrenin değerleriyle örgütlenmiş bir sosyal düzenin insanıdır. Köylülüğün getirdiği tipik bir özellik de, tutarsızlıktır. Onun içerisinden çıktığı kültürün terimiyle söylersek “vefasızlık” onda da görülür. Özellikle, onun gelişmesinde, tanınmasında, sesinin ve sözünün yaygınlaşmasında büyük katkısı olan Halkevleri, Köy Enstitüleri gibi kurumlara karşı Veysel, yaşadıkları sürece sahip çıkmış, övgüler dizmiştir, ama onlar kapatılınca pek oralı olmamış, tepki göstermemiştir. En büyük zaafı da budur.</p>
<p>Gelenek ve Âşık Veysel</p>
<p>Bütün halklar da olduğu gibi, Türkler’in de en eski sanat ürünleri büyüsel törenlerden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Türk Edebiyatı tarihine ilişkin mükemmel denebilecek kaynakların bulunmayışı, biraz geniş bir alana yayılmalarından ve hareket halinde olmalarından kaynaklanıyorsa da, biraz da yazılı edebiyatının çok geç tarihlerde oluşmaya başlamasından ileri gelmektedir. Hatta, Türk Edebiyatı ve tarihine ilişkin en eski belgeleri de Çin kaynaklarından öğreniyor olmamız da bunu açıkça gösteriyor. “En eski Türk şairleri – Tonguzlar’ın Şaman, Mogol ve Boryatlar’ın Bo veya Bugue, Yakutlar’ın Oyun (Ouioun), Altay Türkleri’nin Kam, Samoitler’in Tadibei, Finovalar’ın Tietoejoe, yani bakıcı, Kırgızlar’ın Baksı-Bakşı, Oğuzlar’ın Ozan dedikleri –sahir-şair’lerdir. Sihirbazlık, rakkaslık, mûsikişinâsilik, hekimlik gibi birçok vasıfları kendilerinde toplayan bu adamların, halk arasında büyük bir yer ve ehemmiyetleri vardı. Muhtelif zaman ve mekanlarda bunlara verilen ehemmiyet derecesi, kıyafetleri, kullandıkları mûsiki aletleri, yaptıkları işlerin şekli tabiî değişiyor; fakat semadaki ma’butlara kurban sunmak, ölünün ruhunu yerin dibine göndermek, fenalıklar, hastalıklar ve ölümler gibi fena cinler tarafından gelen işleri önlemek, hastalıkları tedavi eylemek, bazı ölülerin ruhlarını semaya yollamak, hatıralarını yaşatmak gibi muhtelif vazifeler hep ona aittir. Bütün bu muhtelif işler için tabiî muhtelif ayinler vardı. Bunların bir kısmı unutulmakla, yahut şekil değiştirmekle beraber, bir kısmı hâlâ Kırgızlar’da, Altaylar’da, Kazaklar’da yaşamaktadır. Şaman yahut baksı, bu ayinlerde istiğrak hâline gelerek birtakım şiirler okur ve onları kendi mûsiki aletiyle çalar, beste ile beraber olan ve sihirli bir mâhiyeti haiz sayılan bu güfteler, Türk şiirinin en eski şeklini teşkil etmektedir.”</p>
<p>Bu ayinlerde kullanılan müzik aletlerinden biri davulsa, kuşkusuz diğeri de kopuzdur. Abdülkadir İnan XI. yüzyıl tarihçilerinden Gardizi’ye dayanarak, Eski Yenisey Kırgızları’nın şaman ayinlerinde saz çaldıklarını belirtir. Abdülkadir İnan “Bugünkü Kırgız Kazak baksıları kopuz kullanırlar. Eski Oğuzlar’da, İslam’dan sonra, şamanizm geleneklerini devam ettiren ozan’lar kopuzu mübarek saymışlardır. Dede Korkut her hikayede kopuzu ile meydana çıkıyor, ad verirken, dua (alkış) ederken hep kopuz çalıyor; Oğuz kahramanı kopuzun sesinden kuvvet alarak mücadelede galip oluyor.” der.</p>
<p>Bizim ozanlarımızın çaldıkları çalgının bu ayinlerde kullanıldığını gösteren kanıtlar fazlasıyla vardır. XIV-XV. yüzyıllardan yazıya geçirildiği sanılan, Dede Korkut Hikayelerinde de kopuza ilişkin kutsal davranışların varlığını görüyoruz. “Uşun Koca Oğlu Segrek Boyu” adlı hikayede: “-Bre kâfir, Dedem Korkut’un kopuzunun hürmetine (adına), çalmadım! dedi, eğer elinde kopuz olmasaydı, ağamın başı için, seni iki parça kılardım! Çekti kopuzu elinden aldı.” diye geçmektedir.</p>
<p>Bütün ilkel topluluklarda görüldüğü üzere, eski Türk topluluklarında da ozan ya da kam, baksı gibi adlarla anılan bu kişilikler, söz söylemeye, saz / kopuz / davul çalma gibi yeteneklerin yanısıra, büyücülük, hekimlik vb. çeşitli görevleri de üzerlerinde toplamışlardır. Bu bakımdan da toplum üzerinde oldukça etkindirler.</p>
<p>İş bölümünün yaygınlaşması ozan, kam, baksı gibi toplumun ileri gelen ve birçok işi birarada yürüten bu kişiliklerini de değiştirmiş, dinsel törenler için din adamları, sağaltım için hekim, vb. meslekler gelişmiştir.</p>
<p>“İslamiyet’in kabulü ile terkedildiği düşünülen Ozan-Baksı geleneğinin, beş asır sonra birdenbire İslami biçimde ortaya çıkması kanaatimizce mümkün değildir.” diyen Prof. Dr. Umay Günay, bunu şöyle açıklıyor: “Bu edebiyatın geçiş devri ile ilgili örneklerin şimdiye kadar tespit edilememiş olması şansızlıktır. İslamiyet’in kabulünden sonra yeni bir yurt edinme gayreti ve mücadelesi içinde olan Türklerin bu dönemde yeni dini benimseme ve yayma çabası ile bugün Tekke Edebiyatı adı ile anılan tarzda eser vermeleri ve bunlara daha çok itibar etmeleri makul bir düşüncedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu konudaki ilk eserlerde Arap-Fars edebiyatından daha sonraki yüzyıllarda alınan nazım şekilleri ve nazım unsurları ile değil, milli nazım şekillerimiz ve unsurlarımız dahilinde meydana getirilmiştir. Ozan-baksı geleneği ile bu arada bir ölçüde Tekke tarzında tesirli olurken diğer taraftan yok olmama çabası göstermiş ve kendi kural ve kalıplarını daima sahip olduğu bir esnekliği kullanarak yeni şartlara uydurmuştur. XV. yüzyılda yazıya geçirildiği XI-XII. yüzyıllarda teşekkül ettiği kabul edilen Dede Korkut hikayelerindeki ozan tipi ve şiir icra geleneği ayrıca hikaye kahramanlarının zaman zaman karşılaştıkları olayları ve duygularını anlatmak için sazlarını ellerine alarak deyişler söylemeleri XVI. asırdan günümüze kadar izlediğimiz Âşık Edebiyatından farklı değildir. Ozan-Baksı geleneğinin hususiyetlerinden olan büyücülük, hekimlik, din adamlığı gibi hususiyetler İslamiyet’ten sonra terkedilmiştir. Âşıklar eğitimciliği ve sanat temsilciliğini üstlenmiştir.”</p>
<p>Âşık olarak adlandırılan sanatçı tipi, şiir, nazım ve düz yazı karışımı bir öykü çeşidinin yaratıcısı olarak tanımlanmakta. Boratav: “&#8230; Bir yönüyle eski destan (épopé) geleneği sürdüren, ama başka bir yönüyle, adının da belirttiği gibi “sevda şiirleri” (lirik türden şiirler) söylemekle görevlenmiş bir sanatçıdır. Onun yaratıcılığı irtical iledir: Şiiri yazmaz, söyler. Onda şiir müzikten ayrılmaz; demek ki sadece söylemez, çalar ve çağırır. Âşıklar düz konuşma biçiminde söylemekle şiir söylemeyi dilden söylemek ve telden söylemek deyimleriyle ayırırlar; bununla Âşık’ın şiirini söylerken sözlere eşlik eden müzik aracının, sazın, Âşık’ın şiirlerinden ayrılmaz bir öğe olduğu anlatılmak istenir.” diyor ve ekliyor: “Demek ki Âşık şiiri sözlü gelenekte oluşan ve gelişen bir sanattır; müzikten ayrı düşünülmeyeceği, bir kerteye kadar “seyirlik-dramatik” öğeleri olan “katışık” bir anlatı sanatını kapsar.”</p>
<p>Âşık Veysel’i bu gelenek içerisinde düşündüğümüzde, Âşık Edebiyatı’nda gördüğümüz ve giderek bir Âşık Edebiyatı esası olan bade içme / buta alma kavramının onda görülmediğini, usta-çırak ilişkisinin de, yaşam öyküsü bölümünde de ayrıntılı olarak görüldüğü gibi, Âşık Veysel’de bir yol gösterme biçiminde ortaya çıktığını, gelenekle öyle içiçe bir durum sergilemediğini görürüz. Gelenekte görülen usta-çırak ilişkisi, bir ustanın yanında hem sazı öğrenmek ve geleneği öğrenmek hem de bir süre birlikte dolaşmakla belirir. Âşık Veysel’de durum pek böyle değildir. Örneğin, Âşık Veysel bade içmemiştir. Badesiz Âşıktır. Günümüzde bile kimi Âşıkların yakıştırdığı Pir elinden dolu içmek gibi bir ayrıcalığı da olmamıştır. Âşık Veysel’de Âşık Edebiyatı’nda gördüğümüz esaslardan biri olan hikaye anlatma da yoktur. Âşık karşılaması olan atışma, muamma asma ya da çözme gibi geleneğin içerisinde olan olgularla da pek oralı değildir Âşık Veysel. Onun kimi atışmaları vardır ama, bunlar da gelenek içerisinde görülen tipte değildirler.</p>
<p>Gerçi Âşık Veysel, halk şiirimizde önemli yere sahip kimi ozanların adlarını anarak, (Karacaoğlan, Dertli, Yunus soyum var / Mansur’a benzeyen bazı huyum var) bu geleneğe bağlılığını dile getirir ama, onun bu dile getirmesi geleneksel halk şiirinde görüldüğü türden bir dile getirme değildir. Hatta bir şiirinde:</p>
<p>“Elimden bir dolu içtim<br />
Türlü türlü derde düştüm.”</p>
<p>diyerek bade içme geleneğiyle çağrışım yaratsa da, gerçekte o anlamda bir işlevi yoktur bu dizelerin. Adnan Binyazar’ın biraz daha ileri giderek “Veysel’de “dolu içmiş”, Hak aşığı ozanlar kuşağına katılmıştır.” vurgulaması bu bakımdan aşırı abartma sayılmalıdır.</p>
<p>Kurt Reinhard “Sivas Vilayeti Âşık Melodi Tipleri” başlıklı çalışmasında, Âşık Veysel Ekolü olarak nitelendirilen ve Orta Anadolu bölgesini içeren Âşık ezgilerini anonim halk türküleri ve ezgilerinden farklı olarak şöyle ifade etmektedir.” Âşık ezgileri, güftenin mısralarında sayısıyla bağlantılıdır. Doldurma veya tekrar edilen kelimeler açık biçimde telafuz edilmektedir. Ezgilerde belli motifler sık sık tekrarlanmakta, türkülerde sazın belli bir bölümü kullanılmaktadır. Türkülerde ani bitiş veya yavaşlayarak sona ulaşmak büyük ölçüde sazı icra edenin arzusuna ve sanatına bağlıdır. Âşık ezgilerinde sol sesi ana ton olmakla beraber lâ ve mi seslerinin ana ses tonu olarak kullanıldığı örnekler vardır.</p>
<p>Âşık ezgileri, konuşma uslûbunun ağır bastığı ezgiler ve ezgilerin ağır basıp konuşma uslûbunun gerilediği iki gruptan oluşur. Konuşma ritmine ayak yaygın olarak benimsendiği örneklerde ezgi yavaşlar ve konuşma ritmine ayak uydurur. Ezgi çok kere güftenin arkasındadır, bu uslûpta önemli olan sözlerin anlaşılması olduğu için ezgiden zaman zaman feragat edildiği olur. Sözlerden ziyade ezgilerin ağır bastığı tiplerde ise, bir hece birden fazla nota ile seslendirilir, ezgilerin kazandığı bu tipte ise, güfteler bir ölçüde daha zor anlaşılır durumdadır.”</p>
<p>Bu durumda şu çıkıyor karşımıza: Birincisi, Âşık Veysel bizim klasik anlamda algıladığımız âşık değildir, ikincisi gelenek Âşık Veysel’e kırılmıştır.</p>
<p>Ahmet Kutsi Tecer bu konuda ilginç bir benzetme ve değerlendirme yapıyor.</p>
<p>“Âşık Veysel’de Veysel Şatıroğlu dirilirken, Veysel Şatıroğlu’nda Âşık Veysel bitiyor. Tanzimat’tan gelenlerle onun farkı, gelenekten çıkageldiği için, bir ses farkıdır. Onun teli bize göre bağlanmıştır. Tanzimat’ın teli taklit bir bağlanmadır; evvelkisine “düzen”, ikincisine “akort” dediğimiz gibi, Veysel bir bakıma, öbür çağdaşlarını okumuş gibidir; mesela, Ceyhun Kansu, Veysel’i ne kadar okumuşsa, Şatıroğlu da Ceyhun’u o kadar okumuştur. Veysel’le çağdaşları arasında o kerte birbirini çeken taraflar vardır. Ceyhun Kansu ile Faruk Nafız Çamlıbel ne kadar birbirinden ayrı ise, Şatıroğlu da çağdaşlarından bu tarzda ayrılır. Onu diğerlerinden ayıran taraf, demin de belirttiğim gibi, Tanzimat geleneği yerine, halk şiiri geleneğinden çıkmasıdır. Veysel Şatıroğlu, Âşık Veysel’le halk şiiri geleneği yaşamış ve “bugün”e oradan gelmiştir.”</p>
<p>Âşık Veysel’in kanımca en büyük özelliği burada geleneği kırmasında çıkıyor karşımıza. İlk dönem ürünlerinde görülen zayıflık, ağır didaktik yan da böylece arınıyor.</p>
<p>Ancak, şunu da yabana atmamak gerekiyor; onu büsbütün gelenekten de soyutlamayız. Enver Gökçe’nin dediği gibi: “Halk şairlerimizin eserlerinde ortak özellikler olan saz-söz ayrılmazlığı klasik şark edebiyatının estetiğinde önemli bir yer tutan idalizim meyli ve bu meylin halk şiirinde işleyen mücereretlik vasfı Âşık Veysel’in sanatında da egemen unsurlardır. Kısaca Âşık Veysel, tabiatı duyuşu, duyarlılığı dini bir zümreye bağlı egemen bir karakteri olmamasına rağmen mistik tarafları, kainat, varlık, yaratılış anlayışı ile geleneğe bağlı bir saz şairidir.”</p>
<p>Âşık Veysel, hem gelenektir böylece, hem de yenidir. Bunu ileride şiirleri üzerinde dururken de daha ayrıntılı olarak göreceğiz; o bunu kendiliğinden yapmıyor; bir bilinç zorluyor onu buraya. Örneğin, Alevi kültüründe yetişmesine, babasının tekke geleneğine bağlı olmasına karşın Âşık Veysel diğer tüm Alevi ozanlarda görülen duvaz imam söylemiyor; tek bir şiirinde şah sözcüğü, oniki imam geçmiyor. Oysa, sonuçta Âşık Veysel’in çıkığı yer bu kültür, gezip dolaştığı köylerin büyük çoğunluğu Alevi köyü. Yine onu çağdaşı olan Ali İzzet Ukan’da hiç de böyle değildir. Hatta, Pir Sultan’ın “Şah’a gidelim” dizesini, “yare gidelim” diye değiştirmeye kalkacak kadar bir kararlılık vardır onda. Demek ki Âşık Veysel’i bilinçli olarak çevresindekiler bu konuda da ta başından koşullandırılmışlardır ya da kendisi böyle bir ilkeyi yaşam felsefesi olarak seçmiştir. Nasıl olursa olsun, Veysel, bu anlamda sıkı bir insandır. Bir nokta daha var, köy ve kır ozanı olmaktan alabildiğine uzak durması. Doğaya yönelik motifleri, imgeleri alabildiğine kullanmasına karşın, Veysel köyden dışarı çıkıyor. Onun yaşamını, yazgısını yönlendiren başka bir sosyal çevre var: Kasaba.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/asik-veysel-satiroglu.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rifat ilgaz</title>
		<link>http://www.odevde.com/rifat-ilgaz.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/rifat-ilgaz.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 11:12:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=158</guid>
		<description><![CDATA[1911 yılında Cide&#8217;de doğdu. Şiir yazmaya ortaokul öğrencilik yıllarında başladı. İlk şiiri 27.07.1927&#8242;de, günlük Nazikter gazetesinde yayınlandı. Ayrıca; Açıkgöz(Kastamonu), Güzel İnebolu ve Güzel Tosya gazetelerinde şiirleri ve yazıları yayınlanmaya başladı. Lise yıllarında babasının ölümü nedeniyle buradan ayrıldı. Yatılı olarak Kastamonu Muallim Mektebi&#8217;nde öğrenim gördü. 1930 yılında mezun oldu. Altı yıl süreyle Gerede, Akçakoca, Hendek ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1911 yılında Cide&#8217;de doğdu. Şiir yazmaya ortaokul öğrencilik yıllarında başladı. İlk şiiri 27.07.1927&#8242;de, günlük Nazikter gazetesinde yayınlandı. Ayrıca; Açıkgöz(Kastamonu), Güzel İnebolu ve Güzel Tosya gazetelerinde şiirleri ve yazıları yayınlanmaya başladı. Lise yıllarında babasının ölümü nedeniyle buradan ayrıldı. Yatılı olarak Kastamonu Muallim Mektebi&#8217;nde öğrenim gördü. 1930 yılında mezun oldu. Altı yıl süreyle Gerede, Akçakoca, Hendek ile Düzce arasında Gümüşova&#8217;da ilkokul öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü 1938 &#8216;de bitirdi ve Adapazarı Ortaokulu Türkçe Öğretmenliğine atandı.</p>
<p>1939&#8242;da İstanbul Karagümrük Ortaokulu&#8217;nda Türkçe Öğretmenliğine başlayan Ilgaz&#8217;ın, yazı ve şiirleri büyük dergilerde yayınlanmaya başladı. 1940 &#8216;da Çığır, Oluş, Ulus, Güneş, Yücel, Varlık, Hamle ve Yeni İnsanlık dergilerinde şiirleri çıktı ve aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü&#8217;ne girdi. Hasan TANRIKURT, Sabahattin KUDRET AKSAL, Salah BİRSEL&#8217;le tanıştı.</p>
<p>Ömer FARUK TOPRAK ile 9 Eylül 1942&#8242;de Yürüyüş Dergisi&#8217;ni çıkardılar. Bu dergide Orhan KEMAL, Sait FAİK, Cahit IRGAT, A.Kadir, Nâzım HİKMET (İbrahim SABRİ) ile birlikte çalıştılar.</p>
<p>1943&#8242;te ilk kitabı &#8220;Yarenlik&#8221;i yayınladı. Şiirleri olağanüstü bir ilgi gördü. Ocak 1944&#8242;de &#8220;Sınıf&#8221;adlı şiir kitabı çıktı. Sıkıyönetim kararı ile toplatıldı. Pertev Naili Boratav &#8220;Sınıf&#8221; için : &#8220;Yeni Türk şiirine inanmayanlara, Rıfat ILGAZ&#8217;ın kitabını okuyup anlamalarını dilemekten başka yapılacak birşey yoktur&#8221; diye yazdı.</p>
<p>1945&#8242;te Gün Dergisi çıktı. Ilgaz bu dergide sekreterdi. Bu dergide yazıları yayınlandı. Aziz NESİN&#8217;in Cumartesi Dergisine ortak oldu. Seçici kurulda çalıştı.1946&#8242;da Esat ADİL, Sabahattin ALİ ve Aziz NESİN ile birlikte Gerçek Gazetesini çıkardılar. 1946 Ekim ayında Yığın Dergisini&#8217;ni Esat Adil MÜSTEÇAPLIOĞLU ve Adil YAĞCI ile birlikte çıkardılar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/rifat-ilgaz.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sait faik Abasiyanik</title>
		<link>http://www.odevde.com/sait-faik-abasiyanik.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/sait-faik-abasiyanik.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 10:53:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=133</guid>
		<description><![CDATA[Sait Faik, 1906 Adapazarı doğumludur. Ailesi, kentin tanınmış ve hali vakti yerinde insanlarındandı. İlk eğitimini Adapazarında, liseyi -İstanbul Erkek Lisesinde başlayıp- Bursa Erkek Lisesi&#8217;nde tamamlamış, iki yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine devam ettikten sonra 1930 yılında Fransa&#8217;da yine edebiyat fakültesine yazılmıştı. Onun içki ve avare yaşamla tanışması bu yıllara denk düşer. Ama, asıl başıboş yaşamı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sait Faik, 1906 Adapazarı doğumludur. Ailesi, kentin tanınmış ve hali vakti yerinde insanlarındandı. İlk eğitimini Adapazarında, liseyi -İstanbul Erkek Lisesinde başlayıp- Bursa Erkek Lisesi&#8217;nde tamamlamış, iki yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine devam ettikten sonra 1930 yılında Fransa&#8217;da yine edebiyat fakültesine yazılmıştı. Onun içki ve avare yaşamla tanışması bu yıllara denk düşer. Ama, asıl başıboş yaşamı babasının ölümü ile birlikte (1939) başlar. Ailesinin isteği üzerine girdiği ticaret işlerinde kısa sürede iflas ettikten sonra, Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi&#8217;ndeki Türkçe öğretmenliği de uzun sürmemiştir. Bir ara gazeteciliği denediyse bile, -Türk edebiyatı adına çok yerinde bir kararla- çalışmanın insanı yorduğuna kanaat getiren Sait Faik&#8217;in, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verdiğini görüyoruz. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesinden kalan miras sayesinde ayakta durabilmiş, ve Burgaz adasındaki eski köşkte annesi ile birlikte yaşamıştır. 1948 yılında yakalandığı siroz sonucu 1954 yılında ölen Sait Faik, Türk edebiyatının öykü alanındaki en büyük yazarlarındandır.</p>
<p>Edebiyat hayatına daha lise yıllarında (1925-1928) şiir yazarak başlamış, ama kısa bir süre içinde öyküye dönmüştü. İlk öyküsü 1926 tarihli &#8220;İpek Mendil&#8221;di. Basılan ilk öyküsü, Kenan Hulusi aracılığı ile Milliyet gazetesinde çıkan &#8220;Uçutma&#8221;dır (1929). 1936&#8242;da yayınlanan Semaver ise ilk kitabıydı. Türkiye&#8217;de tek parti rejiminin yazarlara yönelik baskılarının ağırlaştığı yıllarda, 1940&#8242;da yayınlanan &#8220;Şahmerdan&#8221; kitabındaki bir öyküsü nedeni ile Sıkıyönetim mahkemesine düşmüş, beraatine kadar geçen süre içinde, -kendisi gayretiyle yayınlanan- &#8220;Medar-ı Muaşeret Motoru&#8221; adlı romanı da toplatılmıştı. II.Paylaşım savaşı sonrasında başlayan demokratikleşme süreci içinde en verimli dönemini yaşayan Sait Faik, eserlerini birbirini ardına sıraladıysa da, siroza yakalandığını öğrendikten sonra bir müdet yazmaya ara vermişti. Hastalığın yarattığı duygusal etkilenmeler, olgunluk dönemi öykülerinde açık bir biçimde kendini gösterir. Belki de onu yaşamla, insanların acıları ile bu kadar yakından ilgilendiren neden de budur. 1953 yılında Amerika&#8217;daki &#8220;Mark Twain&#8221; derneğine fahri üye olarak seçilmesi halk arasındaki ününü pekiştirmiş, kitaplarının çoğu daha o yıllarda ikinci, üçüncü baskı sayısına ulaşmıştı. Ölümünden bir yıl sonra annesi Makbule Hanım&#8217;ın koyduğu &#8220;Sait Faik Hikaye Armağanı&#8221;, bugün de varlığını sürdürüyor</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/sait-faik-abasiyanik.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nazim Hikmet Ran</title>
		<link>http://www.odevde.com/nazim-hikmet-ran.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/nazim-hikmet-ran.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 10:49:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[1902 yılında Selanik`de doğmuştur. İlköğrenimini İstanbul`da Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü (1914), Nişantaşı Numune Mektebi`nde tamamlamış, orta öğrenimi ise, Heybeliada Bahriye Mektebi`nda yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriye`yi bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü`ne stajyer güverte subayı olarak verilmiş, bir gece nöbetinde üşütüp zatülcem olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca askerlikten çürüğe çıkarılmıştır (1920). Askerlikten ayrıldıktan sonra, İstanbul`un işgaline [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1902 yılında Selanik`de doğmuştur. İlköğrenimini İstanbul`da Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü (1914), Nişantaşı Numune Mektebi`nde tamamlamış, orta öğrenimi ise, Heybeliada Bahriye Mektebi`nda yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriye`yi bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü`ne stajyer güverte subayı olarak verilmiş, bir gece nöbetinde üşütüp zatülcem olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca askerlikten çürüğe çıkarılmıştır (1920).</p>
<p>Askerlikten ayrıldıktan sonra, İstanbul`un işgaline çok üzülen Nâzım Hikmet Millî Mücadele`ye katılmak üzere Anadolu`ya geçmiş, Bolu Lisesi`nde kısa bir süre öğretmenlik yapmıştır (1921). Rus devrimiyle ilgilenen şair, bir süre sonra Batum`dan Moskova`ya gitmiş ve Doğu Üniversitesi`nde ekonomi ve toplumbilim okumuştur (1922-1924). Yurda dönüşünden sonra Aydınlık dergisine katılmış, burada çıkan şiirlerinden ötürü hakkında “gıyaben” mahkumiyet kararı verildiğini öğrenince yeniden Rusya`ya kaçmış, af çıkması üzerine Türkiye`ye dönmüş ve bir süre Hopa cezaevinde tutuklu kalmıştır (1928).</p>
<p>Nâzım Hikmet daha sonra İstanbul`a yerleşmiş, çeşitli gazete ve dergilerle film stüdyolarında çalışmış, ilk şiir kitaplarını çıkarmış ve oyunlarını yazmıştır (1928-1932). Bir ara yine tutuklanmış, Cumhuriyet`in 10. yılı dolayısıyla çıkarılan af yasası ile serbest bırakılmıştır. Akşam, Son Posta, Tan gazetelerinde Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığı ve başyazarlık yapmıştır (1933).</p>
<p>Kara Harp Okulu öğrencileri arasında propaganda yaptığı iddiasıyla yargılanmış, Harp Okulu Askeri Mahkemesi`nce 15 yıl, ardından Donanma içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi`nce 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezası Türk Ceza Kanunu`nun 68 ve 77 maddeleri uyarınca 28 yıl dört aya indirilmiştir (1938). Demokrat Parti`nin iktidara gelmesinden sonra çıkarılan af yasası (1950) kapsamına alınması için açılan büyük bir kampanyanın ardından, hukukçular yasal yollara başvurmuş, bu arada Nâzım Hikmet de hapishanede açlık grevine başlamıştır. Sonunda Nâzım Hikmet`in geri kalan cezası affedilmiş ve şair 13 yıl hapislikten sonra hürriyete kavuşmuştur.<br />
<span id="more-127"></span><br />
Serbest bırakıldıktan sonra iş bulamayan, kitap çıkaramayan şair için bu kez askerlik kararı alınmış, 50 yaşında ve hasta olan Nâzım Hikmet çok zor durumda kalmıştır. Öldürülmekten korkan şair, kız kardeşinin kocası Refik Erduran`ın yardımıyla bir motorla Karadeniz`de seyreden Romanya bandıralı bir gemiye binerek Türkiye`den ayrılmıştır.Bundan sonraki hayatı baskı altında ve zorunlu sovyet propogandası yapmakla geçmiştir. Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963 tarihinde Moskova`da ölmüştür.</p>
<p>YAZI HAYATI Nâzım Hikmet, hece vezniyle yazdığı ilk şiirlerini Yeni Mecmua, İnci, Ümit ve Celal Sahir (Erozan)`ın çıkardığı Birinci Kitap, İkinci Kitap vb. dergilerinde yayımlamıştır. “Bir Dakika” adlı şiiriyle Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada birincilik kazanmıştır (1920). Daha sonra Aydınlık, Resimli Ay, Hareket, Resimli Herşey, Her Ay gibi dergilerde yazan Nâzım Hikmet cezaevine girdikten sonra yıllarca yayın yapamamıştır. Ancak, 1940`lı yıllarda, Yeni Edebiyat, Ses, Gün, Yürüyüş, Yığın, Baştan, Barış gibi toplumcu dergilerde İbrahim Sabri, Mazhar Lütfi takma adlarıyla ya da imzasız olarak bazı şiirleri çıkmıştır. Kuvâyı Milliye Destanı İzmir`de Havadis gazetesinde tefrika edilmiştir (1949). Destanı Yön dergisi yayınlayarak (1965) Nâzım Hikmet`i yeniden okurlara ulaştırmıştır.</p>
<p>ESERLERİ ŞİİR: 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, 1+1=1 (Nail V. ile), Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü , Gece Gelen Telgraf, Taranta Babu`ya Mektuplar, Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, Kurtuluş Savaşı Destanı, Saat 21-22 Şiirleri, Memleketimden İnsan Manzaraları, Rubailer, Dört Hapishaneden, Yeni Şiirler, Son Şiirleri. OYUN: Kafatası, Bir Ölü Evi Yahut Merhumun Hanesi, Unutulan Adam, İnek , Ferhat ile Şirin, Enayi, Sabahat, Yusuf ile Menofis, İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu ? ROMAN: Kan Konuşmaz, Yeşil Elmalar, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim.</p>
<p>YAZILAR: İt Ürür Kervan Yürür (Orhan Selim takma adıyla), Alman Faşizmi ve Irkçılığı, Milli Gurur, Sovyet Demokrasisi.</p>
<p>MEKTUPLAR: Kemal Tahir`e Hapishaneden Mektuplar, Cezaevinden Memet Fuat`a Mektuplar, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû`lara Mektuplar, Nâzım`ın Bilinmeyen Mektupları (Adalet Cimcoz`la Mektuplar, Haz. Ş. Kurdakul), Piraye`ye Mektuplar.</p>
<p>MASAL: La Fontaine`den Masallar (Ahmet Oğuz Saruhan adıyla), Sevdalı Bulut.</p>
<p>HAKKINDA YAZILANLAR</p>
<p>Nazım Hikmet`in Aşkları<br />
Sevdayım Tepeden Tırnağa<br />
A.Emin Karaca<br />
Gendaş Kültür / Araştırma-İnceleme Dizisi</p>
<p>Nazım Hikmet`in yaşamında kadınların büyük ve önemli yerinin tanığı çocukluk ve gençlik arkadaşı Vala Nurettin, şu saptamayı yapıyor: “Aslında, Nazım monogamdı. Birini severse -iyice severse- ona sadık kalmak isterdi. Sevemediği sıralarda da, sevilecek birini daldan dala arardı. Bunu bilinçle mi, içgüdüsüyle mi, can sıkıntısıyla mı yapardı? Daha ziyade kadınların ayartma çabasına kurban gittiğini, tanıdığım kadınların sözlü ve yazılı itiraflarından öğrenmiş bulunuyorum.” “Nazım Hikmet`in Aşkları” ünlü şairin Nüzhet, Piraye, Münevver, Vera ile evliliklerini, Dr. Lena, Semiha Berksoy, Doktor Galina ve diğer kadınlarla birlikteliklerini; öncesi, sonrası ve yaşanmışlıklarıyla, sevda yüklü dizelerle sarmalanmış olarak bir araya getiriyor. Ayrıca, Nazım Hikmet`in “dayı kızı” Münevver Hanım`la yaşadığı aşk yüzünden çıkan, Adnan Cemgil`in ve Yalçın Küçük`ün Emin Karaca ile polemikleri de kitapta yer alıyor.</p>
<p>Boğaz`daki Aşiret<br />
Mahmut Çetin<br />
Edille Yayınları</p>
<p>“Boğaz`daki Aşiret” başlığı ister istemez “Boğaz Neresi” ve “Aşiret Kim” sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi”nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz`daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de<br />
Batılılaşma Tarihi`nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.</p>
<p>Boğaz`daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin`in Çocukarı, Detrois`in Çocukları, Sotori`nin Çocukları, Topal Osman Paşa &#8211; Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.</p>
<p>Boğaz`daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy`dan Nazım Hikmet`e, Oktay Rifat`tan Refik Erduran`a, Rasih Nuri İleri`den Ali Ekrem Bolayır`a, Zeki Baştımar`dan Sabahattin Ali`ye, Numan Menemencioğlu`ndan Abidin Dino`ya uzanan ilginç akrabalık zinciri. Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan “Boğaz`daki Aşiret”in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller…</p>
<p>Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.</p>
<p>Nazım Hikmet`in Gerçek Yaşamı<br />
1902-1928<br />
Cilt: 1<br />
Kemal Sülker<br />
Yalçın Yayınları / Bilim Belge İnceleme Dizisi</p>
<p>… Pek çok belgeye sahip bir yazar olarak bu yapıtımızda daha önce hiç bir kitapta yer almayan, bilinmeyen, ya da bilindiği halde belgesi edinilemeyen olayları günlerini, hatta saatlerini ve belgelerini vererek bir araya getirmeye çalıştık. Böylece Nazım Hikmet hakkında sanırız en derli toplu çalışmayı okurlara sunmayı başarabildik. Şair ve piyes yazarı, romancı, fıkracı Nazım Hikmet hakkında bu ciltler, okurları geniş ölçüde tatmin edecek niteliktedir inancındayız. Nazım Hikmet, çok daha derli toplu, çok daha sağlam incelemelerle yaşayacak, dünyamızın önde gelen onurlu şairlerinin ilk sırasındadır…</p>
<p>Nazım Hikmet`in Gerçek Yaşamı<br />
1929-1933<br />
Cilt: 2<br />
Kemal Sülker<br />
Yalçın Yayınları / Bilim-Belge-İnceleme Dizisi</p>
<p>Nazım Hikmet`in Gerçek Yaşamı<br />
1934-1935<br />
Cilt: 3<br />
Kemal Sülker<br />
Yalçın Yayınları / Bilim Belge İnceleme Dizisi</p>
<p>Demokrasiden yana olanlarla, faşizme kayanların kesin çizgilerle ayrılmaya başladığı 1934-1935 yıllarında Nazım Hikmet; başarılı, güçlü bir yazarlık sınavı verdi. Mussolini Habeşistan`a saldırmış, faşizmin beşinci kolu General Franko İspanya Cumhuriyeti`ne başkaldırmıştı. Nazım, Habeş halkını, İspanyol Cumhuriyeti için direnenleri savunuyor, bazı kalemler aksi yönde ahkam<br />
kesiyordu. O günleri İstanbul`da yaşayan Kemal Sülker Babıali`deydi. Olup bitenleri öğreniyordu.<br />
… Bu üçüncü ciltte bütün gelişmeler yaşanırken, Nazım, Piraye Altunoğlu ile evlendi. Bu ve benzeri olay ve gelişmeler bu ciltte belgeleri ile verildi. Bazılarının başlıkları şöyle: Nazım`ı karşı saflara davet girişimi, Tahliye sonrası düşünceler, Gericiler Orhan Selim`e saldırıyor, Faşizm Habeşler`e saldırınca, Hitlersever`ler Babıali`de, Sükun yok hareket var, Sağ kanadın<br />
uçuştuğu yıllar, Babıali`nin kan kusanlarından biri daha.</p>
<p>Nazım Hikmet`in Gerçek Yaşamı<br />
1936-1937<br />
Cilt: 4<br />
Kemal Sülker<br />
Yalçın Yayınları / Bilim Belge İnceleme Dizisi</p>
<p>Temmuz 1987`de yayımına başladığımız “Nazım Hikmet`in Gerçek Yaşamı” inceleme dizisi altı ciltte noktalanacak. İlk üç cildi, ikinci basım beğenisine de kavuşan dizinin bu 4. cildi, Nazım Hikmet`in 1936-1937 yıllarındaki yaşamını kapsıyor. 1938`de iki askeri mahkemede ağır cezaya çarptırılmasına yol açacak ziyaretlerin, arkadaşlığın; bu dönemdeki oluşumu okurlarn elbette dikkatlerini çekecektir.</p>
<p>İşi yüzünden oturdukları konaktan ayrılmak gereğini duyan Nazım`ın; çevresi, anıları, İstanbul`un güzelliğinin Nazım`daki etkileri, Şehir Tiyatrosu Sanatçıları hakkındaki söyleşileri, İzmirli bir okurun Peyami Safa`nın bir eserinin şair Necip Fazıl`dan esinlenerek yazıldığı yorumu hakkındaki mektubunu saklamış bulunması Nazım`ın okurlarına verdiği önemi kanıtlıyordu…</p>
<p>Nazım Hikmet`in Gerçek Yaşamı<br />
1938<br />
Cilt: 5<br />
Kemal Sülker<br />
Yalçın Yayınları / Bilim-Belge- İnceleme Dizisi</p>
<p>Bu 5. ciltte, Kara Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi ile Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi`nde 1938 yılında sivil ve asker kişiler arasında Nazım Hikmet`in de yargılandığı olaylarla ilgili yayınlanmamış belgeler bulunmaktadır. Türk siyasi tarihinde çok önemli bir yeri olan ve Nazım Hikmet`in 28 yıl 4 ay ceza aldığı bu iki dava en ufak ayrıntısına kadar verilmiştir. Bu ciltte ayrıca, Nazım`ın savunması, yargıtaya başvurması, B.M.M.`sine verdiği af dilekçesi ve avukatların yargılamada okudukları savunmalar ilk kez okurlara sunulmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/nazim-hikmet-ran.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Necip Fazil Kisakurek</title>
		<link>http://www.odevde.com/necip-fazil-kisakurek.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/necip-fazil-kisakurek.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 10:48:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=125</guid>
		<description><![CDATA[1904 yılında İstanbulda doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji`nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi`nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal`den görmüş, ama asıl anlamda “edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş” dediği İbrahim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1904 yılında İstanbulda doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji`nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi`nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal`den görmüş, ama asıl anlamda “edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş” dediği İbrahim Aşkî`nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi`nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü`ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel`dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl Paris`te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara`da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul`da Güzel Sanatlar Akademisi`nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköy`deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.</p>
<p>Ödülleri</p>
<p>Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü`nü almıştır. Kısakürek`e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı`nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı`nca “Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi” ünvanını vermiştir.</p>
<p>Yazı Hayatı</p>
<p>Necip Fazıl`ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua`da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında “benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim`in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris`ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara`da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç`un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri`nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara`da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul`a nakletmiş, ancak dergi 17`nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu`da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu`nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.<br />
<span id="more-125"></span><br />
ESERLERİ</p>
<p>Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.</p>
<p>Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı</p>
<p>Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.<br />
xxxxxxx</p>
<p>KALDIRIMLAR</p>
<p>Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;<br />
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.<br />
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,<br />
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.</p>
<p>Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;<br />
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.<br />
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.<br />
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.</p>
<p>İçimde damla damla bir korku birikiyor;<br />
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler…<br />
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;<br />
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.</p>
<p>Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;<br />
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.<br />
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;<br />
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.</p>
<p>Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;<br />
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!<br />
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;<br />
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!</p>
<p>Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;<br />
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.<br />
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;<br />
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.</p>
<p>Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;<br />
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!<br />
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;<br />
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.</p>
<p>Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;<br />
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.<br />
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,<br />
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/necip-fazil-kisakurek.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Onder Kimdir</title>
		<link>http://www.odevde.com/mehmet-onder-kimdir.php</link>
		<comments>http://www.odevde.com/mehmet-onder-kimdir.php#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2008 10:36:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.odevde.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[MEHMET ÖNDER 1926 Yılında Konyanın Çumra İlçesinde doğan Mehmet Önder, Konya Lisesinin ardından, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sanat Tarihi bölümünü bitirerek Konya Müzesine atandı. 1963 yılı sonuna kadar bu müzenin müdürlüğünü yaptı. 1964 yılında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü, 1967-74 yılları arasında Kültür Müsteşarı görevlerinde bulundu. 1977 yılında Almanya Bonn Büyükelçiliği Kültür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>MEHMET ÖNDER</p>
<p>1926 Yılında Konyanın Çumra İlçesinde doğan Mehmet Önder, Konya Lisesinin ardından, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sanat Tarihi bölümünü bitirerek Konya Müzesine atandı. 1963 yılı sonuna kadar bu müzenin müdürlüğünü yaptı. 1964 yılında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü, 1967-74 yılları arasında Kültür Müsteşarı görevlerinde bulundu. 1977 yılında Almanya Bonn Büyükelçiliği Kültür Müşavirliğine atanarak 1983 yılına kadar bu görevde kaldı. Dönüşte Kültür ve Turizm Bakanlığı Baş Müşaviri oldu. 1987 yılında emekli olan Mehmet Önder,Türkiye İş Bankası Kültür ve Sanat Müşavirliğine getirildi. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu üyesi de olan Dr. Mehmet Önder, yurt içinde ve yurt dışında yüze yakın uluslar arası ve ulusal bilim, kültür ve sanat kongrelerine katılarak bildiriler verdi. Mehmet Önderin Türk kültürü ve sanat tarihi ile ilgili yayınlanmış 74 kitabı ve bine yakın makalesi vardır. Mehmet Önder binbir emekle topladığı toplam 4 bin 500 adet değerli kitabı Koyunoğlu Müze ve Kütüphanesine hibe etmiştir. Mehmet Önder, 2004 yılı Ağustos ayında hayatını kaybetti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.odevde.com/mehmet-onder-kimdir.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

